NE BİR KÜRK İSTER BU ŞEN GÖNLÜM...

Yıllar ve hayat nasıl da değişiyor, parmaklar arasından akıp gidiyor. Bazen bir şarkı dinler, bir film izlermiş gibi tanıklık etmek ya da seyircisi olmaktan öte bir katkımız olmuyor. Yaşamın hay huyu, işler güçler, köprü trafiği, İstanbul'un sisi, yağmur çamur diye söylenip duruyoruz hepimiz. O kadar çok şeyi ıskalayıp geçiyoruz ki farkında olmadan…

Bazen önümüze ya da geriye bakmaktan bize doğru bakan bir çift gözü görmüyoruz bile. Bazen masamızda durup soğumuş olan kahveyi gidip dökmüyoruz bile oysa bunu yapsak; sıcacık yeni bir çay koymak çok kolay olabilecek… Bu hafta kalp kalbe karşıymış misali sevgili Didem Özel ile aynı şeyleri düşünüp yazmışız. Ben tam da bunları hissettiğim sırada, e-posta kutuma bir etkinlik haberi düştü. "Geçmişten Günümüze Türk Pop Müziği" hem de Babylon'da. Haftaiçi olmasına aldırış etmeden kendimi orada buluverdim, yanıma birkaç güzel insanı da alarak…



Kapıdan girdiğimde; bir zaman tünelinden geçtim, duvarlarına anıların, resimlerin, silüetlerin takılıp kaldığı, derinlerinden hoş sohbetlerin, zaman zaman şen kahkahaların duyulduğu… Tünelden çıktığımda kendimi hep bildik tanıdık yüzlerin bulunduğu bir ev davetinde buldum sanki? Piyano da fakir ama gururlu müzik öğretmeni Kartal Tibet, piyanoya yaslanmış hülyalı gözleriyle çok uzaklara dalmış buğulu sesi ile acıklı bir aşk şarkısı söyleyen Türkan Şoray, az ileride evin yakışıklı mühendis oğlu Ediz Hun'un omzuna başını dayamış danseden, altın saçları okşandıkça yüzünde güller açan Filiz Akın, camın önündeki koltukta olanı biteni sinirli gözlerle izleyen Lale Belkıs, onun yanında evin ton ton ihtiyarı Hulusi Kentmen, aşağıda mutfakta Suna Pekuysal, Sami Hazinses, Ergun Köknar ve evin bekçisinin mağrur bakışlı kızı Hülya Koçyiğit, salonun ortasına doğru "hadi gel aslanım" diyerek Hayri Caner'i adeta sürükleyen Mürüvvet Sim, köşkün demir kapısının önünde arabanın başında bekleyen temizyüzlü şoför İzzet Günay, bahçede ağaçların arasında gizlice el ele gezen Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan… Herkes orda, tanıdık yüzler, bildik öyküler, ezberlenmiş melodiler, dakikalar içinde zaman makinesi ile yapılan bir yolculuk… Hakan Eren'in yüreğiyle seçtiği tüm şarkıları çabucak geçiveren saatler içinde dinlerken hep bir sonraki şarkıyı tahmin etmeye çalıştık çocukça bir sevinç ve telaşla. Kimin tahmini doğru çıkarsa zıplayıp durdu, pistin ortasında.



Geceden tam da bir hafta sonra yine bir Çarşamba gecesi aynı ekip kendimizi Roxy'de buluverdik. Hem de günler önce yüreğimizden geçen pek çok bildik yüz ve anı avcısı Hakan Eren tam da karşımızda duruyordu. "Bak bir Varmış Bir Yokmuş" albümler serisinin (ki bence vefalı yüreklerin yapabileceği en özel kolaj) son albümünün tanıtımı yapılıyordu, sahnede Füsun Önal, Nesrin Sipahi, Attila Atasoy, Lale Belkıs, Ayferi, Yeliz, Dağhan Baydur… Uzatsanız elinizi dokunacaksınız hem onlara hem pek çok anıya… Ve zamanın tüm hızlı akışına, çabuk tüketilirliğine, uzun yemek sofralarının koltukta tepside 5 dak.da tüketilen öğünlere dönüşmesine, bayram ziyaretlerinin telefon tebrikleri olarak yapılmasına, el yazısı ile postaya verilen sevgi dolu mektupların birinden gelen mesajın herkese iletildiği e-postalar olmasına, ekim aylarında tiyatro gişeleri önünde oluşan bilet kuyruklarının tezgahlarda tiyatro oyunu vcd'leri olarak yerini almasına, parklarda kumların içinde geçen çocuklukların evlerde hijyenik oyun parkları olarak filizlenmesine inat biz hep bir ağızdan 1960'lardan, 1970'lerin şarkılarını söyledik bağıra çağıra… Kıskanmış gibisiniz, uzatın elinizi hadi sizi de çıkarayım bu doyumsuz yolculuğa…Ama bu kadarla yetinmemelisiniz, ara ara bu gecelerin ne zaman tekrarlanacağı ile ilgili Babylon'a ya da bana danışabilirsiniz, kimbilir belki de bir günlük buluşması yaparız…

…ne bir kürk ister bu şen gönlüm, ne bir han ne de saray,
ye iç eğlen çok kısa ömrün, sev çünkü sevmek en kolay…

ASUDE AKINLI

Fotoğraflar: Sedat Tuna

Diğer konuk yazıları için tıklayın.