A H  M A Z İ



Sinan Doyan
 
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ...

             Kimler geldi kimler geçti... "Dinleme arsızı" diye bir tabir olsaydı şayet, sanırım tam anlamıyla bu olacaktı durumumun izahı. Kolay pes etmedim. Hep dinledim. Çoğunu sevdim. Pek azını es geçtim. Yıllar geldi geçti. Şimdi geriye dönüp dönüp, o eski dinlediklerimi, eskiden sevdiklerimi özlüyorum. Ve hatırlıyorum sonra tek tek... Kimler geldi, kimler geçti...

Lale Belkıs            Lale Belkıs başkaydı. Mankenlikle başlamış, şarkıcı ve film artisti olmuştu. Ama cahil cesaretiyle değil, yeteneği ve bilgisiyle yol almıştı her elini attığı işte. Ben onu farkettiğimde üstünde allı güllü çingene kıyafetleri, saçlarının arasına sıkıştırılmış kırmızı bir gül ve elinde bir tefle "Ben bir çingeneyim" diye bir şarkı söylüyordu. Türk filmlerinin "kötü kadın" figürlerinden biriydi. Alaturka baş aktristlere etmediğini bırakmayan avrupai ve sosyetik, bir o kadar da şirret ve kurnaz "femme fatale". Yıllar geçti. Lale Belkıs şarkıcılıktan tiyatro oyunculuğuna, ordan ressamlığa terfi etti. Hepsinin hakkından yüzünün akıyla geldi. Ben her Lale Belkıs adını duyduğum yerde kulak kesildim. Onun yıllara rağmen hemen hiç değişmeyen görüntüsünü izledim hayranlıkla ve o kimselere benzemeyen sesini getirdim aklıma: "Kulağımda gülüm, coşunca bülbülüm, her şeye gülerim, ben bir çingeneyim."

            Bir Neco vardı. Bugün didaktik ve hatta biraz da agresif tavrıyla ürktüğümüz Neco'nun o yıllarda palyaço kıyafeti ve makyajıyla dans ederek söylediği şarkısı tüm çocukların dilindeydi. Alışılmadık bir şarkı söyleme tekniği vardı ve hakkında yazılmış her yazıda Neco'nun muhteşem sesi ve yorumundan bahsedilirdi. Hiç sorgulamadım. Bütün o "kitch" abidesi Eurovision Şarkı Yarışmaları boyunca hep onu ve şarkılarını takip ettim. Hele 82'de "Hani" adlı şarkıyla ülkemizi temsil ederken adeta bayram ettim. Hiç kimsenin Türkçe pop albümlere para vermediği seksenlerde Neco kasetleri satın alarak, satan plakçıları bile hayrete düşürdüm.

Aylin Urgal            "Aylin Urgal öldü" dediklerinde içim acıdı. Her ölüm acıtır belki ama tanıdığınız biri ise haberini duyduğunuz, kalakalırsınız bir an. İnanamazsınız. Hayır, İzmir Fuarının çay bahçesi / gazinolarından birinde bir kez izlemişliğim dışında ne tanışmışlığım, ne konuşmuşluğum vardı Aylin Urgal'la. Ama o bir tek "long-play"inde yer alan bir tek resminde, uzaklara bakan sarışın kadın her nedense bildim bileli tanıdığım, hatta ahbap saydığım biriydi. Sesine gerekli gereksiz duygusallıklar yüklemeden, alabildiğine kendinden emin, hani neredeyse meydan okur gibi söylerdi şarkılarını. Sonra ne olmuşsa olmuş, şöhreti tavsamış her star gibi ikinci sınıf gazinolarda şarkıcılık yapmaya başlamış ve hiç beklenmedik bir anda, henüz daha çok gençken, bir trafik kazasında veda etmişti hayata. Ve çok üzülmüştüm. "Bu nasıl dünya ?" diye sormuştu şarkılarından birinde. Cevabı hiç verilmeyecek sorulardan biriydi belki de. Belki de değildi, kimbilir ?..

            Bir Işıl Yücesoy vardı. Görkemli, heybetli bir kadın. Davudi sesi, etkileyici fiziğiyle çıktı mı televizyon ekranına, çivilenip kalmamak elde değildi. Aslında tiyatro oyuncusuydu. Şarkıcılık serüvenini bitirince tekrar tiyatroya döndü. Zaman zaman televizyon dizilerinde görüyorum yine onu, artık şarkıcılığı tamamen bıraktığını bilsem de sayısı çok da fazla olmayan plaklarında kalan sesini de özlüyorum.

Selçuk Ural            Selçuk Ural'ı da severdim. Şimdilerde çok başka mecralarda adından söz edilen Selçuk Ural, masum ve hatta biraz da saf aşk şarkıları söylerdi o zamanlar. Ne de olsa Sezen Cumhur Önal ekolünden yetişmiş, "yakışıklı ve romantik prens" kimliğini belki isteyerek, belki de istemeden üstüne yakıştırmıştı. Seksenlerde artık kırklı yaşlarındaydı "Serseri" olduğunu iddia ettiği şarkısını söyler ve "bluejean"ler içerinde poz keserken. O kimya tutmadı. Çünkü o serseri, vakti zamanında dertlerini birbirine ekleye ekleye zincir yapmaktan bir hal olmuş, öyle de yer etmişti hayranlarının gönlünde.

Neşe Alkan            Onu "polisin karısı" diye lanse etmişlerdi. Bugünlerde hayli abes kaçacak, hatta ayıp sayılacak bu tanıtım şekli her nedense o zamanlar çok da göze batmamış (halbuki hep tersi olur), hatta iyi de reklam olmuştu Neşe Alkan için. Yetmişlerin sarışın ve şuh kadınlarından biri oldu Neşe Alkan. Seksi kostümleri ve "balık eti" demek için bile epey iyiniyetli olmayı gerektiren fiziğiyle pek makbul, pek gözdeydi gazino sahnelerinde. Sonra polis kocasından boşandı. Alaturka okumaya başladı. Derken kayboldu gitti. Oysa iki üç tane şarkısı vardı ki pek sevilmişti vakti zamanında. Mesela ben kendi adıma, "Olmuş Bitmiş Deme" şarkısına bayılırdım. Neşe Alkan'ın söz ve müziğine de imza attığı bu şarkı, televizyon ve radyoda kadar çok çalınırdı ki, plağını almaya bile gerek kalmadan kolayca ezberlemiştim.

Yeliz            "Bu Ne Dünya Kardeşim ?" diye sorduğunda henüz yirmili yaşların başındaydı. Gencecik, hani hep derler ya, "pırıl pırıl bir genç kız"dı Yeliz. Eurovision Şarkı Yarışması 1975 Türkiye finalleriyle bir anda ülke çapında tanınmış ama asıl patlamayı "Bu Ne Dünya Kardeşim ?"le yapmıştı. Aman ne çok dinler, ne çok söylerdik bu şarkıyı. Seksenlerde arabesk şarkıcısı olmaya karar verene dek hep böyle keyifli şarkılar söylemiş, kimselere benzemeyen sesinyle hayatımıza karışmıştı. Sonrasında arabesk şarkılara sarf etti sesini. Özel hayatındaki gel-gitleri herkesin gözü önünde yaşamayı seçenlerden oldu. Gözden düşüşünü belki de hızlandırdı bu süreç, belki de yavaşlattı, bilinmez. Ama ben hala, yıllar sonra onun sesini tek tük "saygı" albümlerinde duyunca pek seviniyorum. Ve hep "Bu Ne Dünya Kardeşim ?" diye soran o gencecik sesi hatırlıyor, o sesi seviyorum.

Fatoş Balkır            Çok az şarkısıyla tanıdığım halde, çok sevdiğim isimlerden biri de Fatoş Balkır'dı. Kalender, hatta biraz erkek gibi, ama aslında çok kırılgan, çok duygusal bir portresi vardı, ya da ben öyle sanırdım. Fatoş Balkır dendi mi, çıkık elmacık kemiklerine yerleştirdiği kocaman tebessümüyle ellerini öne doğru uzata uzata şarkı söyleyen o ufak tefek kadın gelirdi gözümün önüne. Bilirdik ki o yıllarda yerli filmlerde ve televizyonda ne kadar erkek çocuk karekteri varsa, hepsini Fatoş Balkır seslendirirdi. Belki ondandı sesine duyduğumuz bu yakınlık. Aslında opera eğitimi almış, sonra orkestra şarkıcılığına geçmişti. Sonra bir gün öldüğünü duyduk. Şu menhus hastalıktan. Bugün belki benim gibi birkaç kişi daha hatırlıyordur Fatoş Balkır'ı. Yaşasaydı şayet, belki yine selamlardı bizi ellerini uzata uzata "Merhaba ya merhaba" diyerek.

            Kalipso'yu Metin Ersoy getirdi Türkiye'ye. Dönemin modası gereği sahnelerde herkes bu tür şarkılar söylese de, o yine kalipso’nun tek temsilcisi olarak kaldı yıllar boyu. Kalipso Kralı Metin Ersoy ! Bol kollu dırdırlı gömlekler, işlemeli, İspanyol paça pantolonlar ve illa ki hasır şapkalar eşliğinde bir ileri bir geri giderek dans edilir, neşeli şarkılar söylenirse, bilirdik ki Metin Ersoy’ du söyleyen. "Vakit yok, gemi kalkıyor artık" demişti. O kadar ikaza rağmen yetişemedik biz o gemiye ve hala burdayız. Acaba Metin Ersoy yetişti mi ? Kimbilir ?...

Nermin Candan            Nermin Candan'ı hiç tanımadım. Birkaç plak kapağı dışında, uğruna didik didik ettiğim eski dergilerde rastladığım bir iki ufak tefek fotoğraf dışında hakkında hemen hiçbir şey bilmedim. Tanımakta geç kalıp da bu kadar sevdiğim çok az isim oldu. Tüm eskiye ait şarkıların bir panoraması, toptan bir özetiydi sanki Nermin Candan şarkıları. Her yeni plağını bulup dinlediğimde buna daha çok inandım. Tüm eskide kalmış şarkıcıların karekteristiğini kendinde toplayan o sihirli ses. Belki bilinmeyenin peşinde koşmak, belki nedensiz sevmelerden birisi. Canımım içi: Nermin Candan !

            Hepsi bu kadar değil, arkası gelecek. Saymakla bitmez ki. Kimisini uzun yıllar baştacı ettik, kimisini bir zaman sonra unuttuk. Şu veya bu şekilde, bir süreliğine de olsa hayatımızdan gelip geçtiler. Perdelerden, ekranlardan, plaklardan, sahnelerden... Onlar hiç tanışmadığımız dostlarımızdı.

            Kimler geldi...Kimler geçti...