Hakan Tok"TANGO DEVAM EDİYOR !"

             Tutkunun, arzunun ve aşkın dansı tango, Arjantin'de doğdu. Onsekizinci yüzyılın sonlarıydı. İspanya ve Sicilya'dan Arjantin'e göç eden ve Buenos Aires'in arka sokaklarında yaşayan göçmenlerin içine düştükleri sefalet ve yoklukta, kendilerini ifade ediş biçimi, bir tür kimlik edinme yoluydu tango. Uzun yıllar boyu yerleşik düzeni ve genel ahlakı tehdit ettiği gerekçesiyle kendi ülkesinde yasaklı kalan tango, zaman içerisinde tüm dünyaya yayılacak ve bir alt kültür ürünüyken, toplumun tüm kesimlerinin sahiplendiği bir türe dönüşecekti. Kendi ritüellerini, ritmini, tavrı ve tarzını hiç kaybetmeden bir yüzyılı aşkın süredir tüm dünya üzerinde çalınıp söylenen ender müzik türlerinden biri olarak dünya müziğine damgasını vuran tangonun bu denli yaygınlaşmasında hiç kuşkusuz dünya üzerinde yaşayan tüm insanların ortak duygularını taşımasının büyük payı vardı. Tutku, arzu, aşk ve hatta erotizm, dünyanın neresinde gidilirse gidilsin, üzerinden kaç yüzyıl geçerse geçsin hep vardı ve tango, dansı ve müziğiyle, tüm bunları içinde barındırıyordu.

             Buenos Aires'in arka sokaklarında binsekizyüzlü yılların sonlarında yanmaya başlayan tango ateşi, geçtiğimiz günlerde Ankara'da, 2003 yılının soğuk bir Kasım gecesini ısıttı. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte başlayan aydınlık günlerde, henüz takvimler yirmili yılları gösteriyorken taş plaklarla ülkemize giren tangonun Türkiye'de seksen yılı bulan serüveni, 9 Kasım 2003 gecesi Kavaklıdere Rotaract Kulübünün düzenlediği "Tangoya Saygı" gecesinde gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi akıp geçti. Ve o gece orada bulunanlar, Türkiye'de tangonun hala yaşayan tarihine tanıklık etmenin eşsiz duygusuyla soluklarını tutarak izlediler sahnede tüm olan biteni.

tango2.jpg (12353 bytes)             Gecenin organizasyonunda adı geçen kulübün tüm üyelerinin, Hacettepe Üniversitesi ve sponsor firmaların yanısıra, Kavaklıdere Rotaract Kulüp Başkanı Arzu Kuşakçıoğlu'nun ve "Sanata Saygı" Gecesi Komite Başkanı Elif Tüfekçioğlu'nun emekleri vardı. Arzu ve Elif'le tanışmamıza bir e-posta vesile olmuş, henüz fikir aşamasında olan projeyle ilgili benden fikir almak istediklerini söylemişlerdi. Bir araya geldiğimiz ilk gün, onlara işlerinin çok zor olduğunu söylediğimi hatırlıyorum. Türk tangosuna emek vermiş, yıllarını tangoya adamış bir dolu müzisyen, yorumcu, besteci ve dansçı vardı evet, ama bunların arasında hala hayatta olan isim sayısı bir hayli azdı ve bunları tek tek bulup, bir araya getirebilmek gerçekten çok ciddi bir çaba, uğraş ve mesai gerektiriyordu. O ciddi çaba, uğraş ve mesai, samimiyet, inanç ve iyiniyetle harcandığında imkansızın nasıl gerçeğe dönüşebileceğine şahit olmaksa hem benim hem de işin içinde şu veya bu şekilde bulunan herkes için eşi bulunmaz bir deneyim olacaktı.

             Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezi'nin en az gecenin kendisi kadar ihtişamlı salonunda gerçekleştirilen organizasyon, nefis bir tango dans gösterisiyle başladı. Gece için hazırlanan bilet ve davetiyeler, geceye katılacak sanatçıların seslerinden birer tangonun da yer aldığı bir hatıra cd de içeriyordu. Cd kapağında ve afişlerde yer alan, tango yapan çiftin resmi, sahne üzerinde canlandı ve bu çok şık fikir daha gecenin en başında salonda bulunan herkesi büyüledi. Ardından bu tür gecelerde adet olduğu üzere sıralı bir dizi konuşma gerçekleştirildi. Genellikle fazla uzayarak izleyenlerin tadını kaçırabilecek bu bölüm o denli akıcı planlanmıştı ki, kimse sıkılmadı. Konuşmaların hemen ardından, modern dansın Türkiye'de en bilinen, en usta isimlerinden biri, Gülüm Pekcan sahnedeydi. Tangonun beden diliyle yorumunu Gülüm Pekcan'ın etkileyici performansıyla izledik. Ardından dünyada ve Türkiye'de tango tarihini özetleyen ve Türk tangosunun yitirdiğimiz unutulmaz isimlerine bir saygı duruşu niteliği taşıyan, özenle hazırlanmış bir sinevizyon gösterisi yansıdı sahnedeki perdeye. İlk sözlü Türk tangosunu kabul edilen "Mazi"nin bestecisi Necip Celal Andel'den, tangoların ölümsüz sesleri Seyyan Hanım, Şecaattin Tanyerli, Necdet Koyutürk ve Esin Engin'e dek koca bir tarih perdeden gelip geçti.

             Salondaki herkesi duygulandıran bu sinevizyon gösterisinin hemen ardından Agnolim Arjantin Tango Orkestrası sahne aldı. Tango dansına gönül vermiş kişilere, canlı tango müziği eşliğinde tango dansı keyfini yaşatmak ve yeni düzenlemelerle Türkiye'deki tango müziğine katkıda bulunmak maksadıyla, farklı meslek gruplarından amatör müzisyen ruhu taşıyan tango gönüllüleriyle kurulmuş Agnolim Arjantin Tango Orkestrası'na seslendirdikleri Arjantin tangolarında Tangookyanus, Gülüm Pekcan ve Shine Dans Stüdyolarından dansçılar eşlik etti. Sahne üzerindeki bu çok profesyonel gösteriyi salonda bulunanlar soluklarını tutarak izlediler. Tango ateşi çoktan herkesi ısıtmıştı bile ve kimse salona gelirken iliklerine işleyen soğuğu hatırlamıyordu artık.

             Ardından onbeş dakikalık kahve arası verildi. Fuayede kulüp üyelerinin, misafirlerle birlikte yaptıkları tango da tüm gece boyunca hissedilen ince düşünce ve özenin bir başka göstergesiydi.

             Ve asıl beni heyecanlandıran kısım, kahve arasından hemen sonra başladı. Gecenin kalan bölümünü sunmak üzere Durul Gence sahneye davet edildi. Tüm yaşamını müziğe adamış bir koca çınarın, ellisini çoktan devirmiş bir genç adamın sahne üzerindeki samimi, içten ve çok etkileyici duruşu, esprileri, nezaketi ve mutevazılığı gecenin bundan sonrasına damgasını vuracaktı. Türk tangosunun yaşayan tüm isimleri, çeşitli sebeplerle gelemeyenler hariç, o gece oradaydı ve az sonra birer birer sahne alacaklardı. Türk popüler müziğine ve Türk cazına 1950 yılından beri profesyonel olarak emek veren Durul Gence ise gecenin proje danışmanı vasfıyla sahne üzerinde sunuculuk görevini de severek üstlenmişti.

tango3.jpg (8471 bytes)             Yıllar boyu Türkiye'de dans denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Ümit İris ve adı onunla artık özdeşleşen Seval Uğur, bu bölümün hemen başında "La Cumparsita" eşliğinde yaptıkları dans gösterisiyle izleyenlere unutulmaz dakikalar yaşattılar. Televizyon ekranlarının siyah beyaz olduğu günlerden bu yana defalarca beyazcamda izlediğim bu ünlü çifti şimdi böyle kanlı canlı izliyor olmak benim için, bir hayalin gerçeğe dönüşmesi kadar heyecan vericiydi kuşkusuz. Yıllar geçmiş, televizyonlar renklenmiş, birkaç nesil geride kalmış, hayat o günlerden bugüne çok ama çok değişmişti. Seval Uğur ve Ümit İris hala siyah beyaz televizyonlardan odalarımıza dolan görüntüleri kadar gençtiler oysa. Bunun dansa ve müziğe duyulan aşktan başka hiçbir açıklaması yoktu. Bunu, gösteri devam ettikçe daha iyi idrak edecek, o gece belki de en çok bu gerçeğin ayırdına varacaktık.

             Durul Gence daha sonra sahneye Özdener Koyutürk Orkestrası'nı davet etti. Keman ve kontrbasta iki genç müzisyenin, piyanoda Özdener Koyutürk'ün yer aldığı orkestraya artık adıyla birlikte anılan efsane akordeonuyla Edward Aris eşlik edecekti. Paris Konservatuarı ve Akademisi tarafından profesörlük unvanı verilen Edward Aris gibi dünya çapında bir akordeon virtüözünü, bilinen lakabıyla bir "körük cambazı"nı sahne üzerinde izleyebilmek de o gece orada bulunanlar için büyük bir kazançtı şüphesiz.

             Orkestra yerini aldığında sahneye solist olarak davet edilen ilk isim Ayla Büyükataman oldu. Daha 11 yaşında iken müziğe başlayan, o yıllardan bugünlere, alaturka müziğin unutulmaz seslerinden biri olarak gelen Ayla Büyükataman, radyo yıllarında Necdet Koyutürk ve Fehmi Ege Orkestraları'na uzun yıllar tango solistliği de yapmış, sesiyle kulaklara yer etmişti. Plak döneminde sadece iki 45'lik doldurmuş, ancak zamanında seslendirdiği ölümsüz tangolar, sadece radyo dalgalarıyla yayılarak uçup gitmiş, ne yazık ki TRT'nin elinde olması muhtemel radyo emisyonları arşivi dışında kayda alınamamıştı. Ben onu radyodan dinleme şansına sahip olamayanlardandım. Ve şimdi Ayla Büyükataman sahnede tango söylüyordu. Yıllar sonra ilk kez, bu çok özel gecede, bir salon dolusu o çok şanslı insan karşısında.

             Sırada Türk tangosunun abide isimlerinden birinin, Necdet Koyutürk'ün iki oğlundan biri olan Erdener Koyutürk vardı. Uzun yıllar popüler müziğe hem besteci, hem prodüktör olarak hizmet eden ve Meral-Zuhal, Fatoş Balkır, Nazan Öncel, Ömür Göksel, Nil Burak gibi isimlerle çalışan Erdener Koyutürk, babasının ölümünden sonra Durul Gence'nin yönlendirmesiyle tangoya geçiş yapacak ve yıllarını kardeşi Özdener Koyutürk'le beraber tango besteleyerek ve icra ederek geçirecekti. Erdener Koyutürk'ün tüm bunlardan öte, prodüktör olarak yayınladığı albümlerle de Türk tangosuna, tarihe geçecek bir katkı sağladığını söylemek de kuşkusuz mübalağa olmaz. 1997 yılında yayınladığı ve iki kasetten oluşan "Yaşayan Tango" adlı belgesel nitelikli albüm ve yakın tarihte yayınlanan 4 cd lik "Dünden Bugüne Tango" seti, Türkiye'de tango severlerin arayıp da bulamayacakları kıymette yapıtlar. Piyasadaki onca anlı şanlı firmaya ve büyük paralar akıtılan cismi hoş içi boş prodüksiyonlara karşı bu çok kişisel çaba ve özveriyle hazırlanmış çalışmalara alkış tutmamak mümkün değil.

             Erdener Koyutürk, dört birbirinden güzel tangoyla sahnedeydi. Ancak hiç kuşkusuz en etkileyici olanı babası için yazdığı "Bal Gözlüm" adlı tangoydu: "Nereye kayboldun bal gözlüm, sanma ki unutulup gittin... Her duygum hasret dolu melodi, bu tango benden sana mektup."

             Erdener Koyutürk'ten sahneyi, Türk popunun devrilmez bir çınarı aldı. Erol Büyükburç yıllar geçse de hiç eksilmeyen olağanüstü karizması, renkli kişiliği, ve sahne üzerindeki müthiş performansıyla herkesi bir kere daha kendine hayran bırakacaktı o gece de. Yıllar boyu sahnede tango da söyleyen, plaklarında kendi bestelediği olan tangolara yer veren Büyükburç, "Papatya" tangosunu Ayla Büyükataman'la birlikte seslendirirken, salondaki herkes eskilerle yenileri birbirinden bu kadar net çizgilerle ayıran şeyin en çok bu saygı, haddini bilirlik, nezaket ve zerafet olduğunu düşünüyordu sanırım. Gecenin bitiminde kuliste Erol Büyükburç'la yaptığımız kısa sohbette, benim yaşımdan kat be kat fazla bir süredir müziğin içinde olan bir insanın, nasıl hala genç, hala hevesli, heyecanlı ve hayat dolu, enerji dolu olduğunu görmekse kendi haneme yazılmış başka bir deneyim oldu. Son aylarda hazırladığı ve birinde tangoları, birinde Elvis Presley şarkılarını, bir diğerinde unutulmaz şarkıları seslendirdiği ve henüz yayınlanmamış üç cd lik seti, imzalı fotoğrafı eşliğinde bana hediye ederken, karşımda sanki ilk albümü piyasaya henüz çıkmış genç bir şarkıcı duruyordu. Tek istediği şey destekti. Bunu sahnede, seyircilerin önünde de ifade etmişti. Dün var olanın bugün unutulduğu bir ülkede, başların ayak, ayakların baş olduğu şu günlerde, hakikaten önemsenmesi gereken bir geçmişi ve o geçmişin hala var olduğunu ispata karınca kararınca çabalayan bir avuç insandan biri olmanın onurunu ve tuttuğumuz yolun ne kadar zorlu ama ne kadar da doğru olduğunu bana bir kez daha böyle hissettirdi Erol Büyükburç.

             Seval Uğur ve Ümit İris'in bir diğer gözalıcı performansıyla devam eden gecede sıra Melih Akbay'daydı. Asıl mesleği doktorluk olduğu halde, Cemil Başargan Orkestrası'yla birlikte uzun yıllar Ankara'nın çeşitli gece klüplerinde sahneye çıkan ve Ankara Radyosunda tango programları yapan Melih Akbay, yıllar sonra yine Cemil Başargan'ın eşliğinde sahne alıyor, kelimenin tam anlamıyla "kadife" sesiyle kulaklarımızı okşuyordu. Sevinç Tevs'ten Celal İnce'ye, Tanju Okan'dan Mefharet Atalay'a kadar onlarca ismin solistlik yaptığı kendi adını taşıyan orkestrasıyla, popüler müziğin efsane isimlerinden biri haline gelmiş Cemil Başargan da o gece sahne üzerinde görmekten sonsuz heyecan duyduğumuz isimlerden biri oldu. Gece başlamadan hemen önce, katılacak sanatçılara verilen kokteyle iştirak ettiğim dakikalarda Cemil Başargan sitem dolu sözlerle geçmişi ve bugünü anlatıyor, vefasızlıktan yakınıyor, eski güzel günlerin, yoktan var edilmiş bir kültürün, zaman içerisinde tekrar yok olmaya yüz tutmasının izlerini sürüyordu. Onun bu haklı anlatma güdüsünü, orada bulunan kimseye sıra gelmemecesine sazı eline alışını, sahne sırası geldiğinde Durul Gence esprili bir dille ifade edince, Cemil Başargan bir kelime dahi söylemeksizin piyanosunun başına oturdu. Dokunduğu tuşlardan dökülen notalar herşeyi anlatıyordu nasılsa, anlattı da nitekim.

             "Ve gecemizin starı!" anonsuyla Durul Gence'nin sahneye davet ettiği Zehra Eren, benim gecenin başından beri en merakla beklediğim isimdi. Bunca yıllık kariyerinden bugüne ulaşabilen sadece bir tek şarkısı vardı. Kalan Müzik'in en az Erdener Koyutürk'ün çabaları kadar takdire şayan bir gayretkeşlikle piyasaya sürdüğü onlarca çok değerli çalışmadan biri olan "Tangolarımız" albümünde Zehra Eren, adıyla özdeşleşen "Aşk Denizi" tangosu ve albüm kartonetinde yer alan büyüleyici fotoğrafıyla yer alıyordu. Hakkında çok az şey bildiğim, ancak o albümde yer alan tango sayesinde sesine ve o bir tek fotoğrafındaki eşsiz güzelliğine hayran olduğum Zehra Eren'i geceden önce yapılan kokteyl sırasında da görebilmek umuduyla nafile aranmıştım. Bir tek fotoğraftan ve bir tek şarkıdan bile insanı etkileyebilen o müthiş karizmayı, o hala güzel olduğundan hiç kuşku duymadığım efsane kadını görmek ve dinlemek için sabırsızlanıyordum. Gecenin hazırlık aşamasında birkaç kez biraraya geldiğimizde ben Elif ve Arzu'ya en çok Zehra Eren'i sormuştum. Elif bizzat İstanbul'daki evine kadar gitmiş, onunla sohbet etmişti. Enteresandır ki Zehra Eren geceye katılmayı, son sırada sahneye çıkmak şartıyla kabul etmiş, ne var ki buna karşılık yirmi yıl sonra ilk kez seyirci önünde şarkı söylemek lütfunu da esirgememişti. Onu sahnede izleyince, son sırada sahne almak konusunda gösterdiği ısrarı çok açık ve net bir şekilde idrak ettim. Durul Gence'nin anonsu boşa değildi. O, gerçek bir "star"dı ve ve yaşı ve kıdemi itibariyle de O'nun yeri ayrı olmalıydı.

             "Bugünkü gençlerin anne babaları, gençlik yıllarında benim söylediğim tangolarla aşık olur, mutlu olur, hüzünlenirlerdi. Onlar beni çok sevmişlerdi. Bu yüzden ben, bugünkü gençler üzerinde birazcık da olsa hakkım olduğunu düşünüyorum," dediğinde salon alkıştan yıkılıyordu. Otuzlar, kırklar, elliler, altmışlar, yetmişler, seksenler ve doksanları yaşamış, ordan ikibinlere gelmiş bir "canlı tarih", 76 yaşında bir "star" duruyordu sahnede. Nitekim gecenin en uzun ve en coşkulu alkışları, bu hala dimdik ayakta duran, hala çok etkileyici şarkı söyleyen ve hala güzel o kadına sunuldu.

             Bir rüya gibi başlayan gece bir rüya gibi bitmek üzereydi. Geceye katılan tüm sanatçılar, gece için aylardır ter döken Kavaklıdere Rotaract Kulübü'nün yaşları henüz otuzu bile bulmamış gencecik üyeleri, hepsi bir arada sahneye çıkıp Türk tangosunun klasiklerinden biri olan "Papatya"yı hem söyler, hem dans ederlerken, salondaki kalabalık çoktan topyekün ayağa kalkmıştı bile. Bütün salon hep bir ağızdan söylüyordu: "İsmin dudaklarımı yakıyor neden ? Nedir bu çektiğim senin elinden ?"

             Sahne gerisinde üç beş dakikalığına da olsa Zehra Eren'le konuşup yukarıdaki satırlarda anlattığım hayranlığı kendisine ifade ettiğimde yüzünde beliren nazik ve içten gülüşü, "Estağfurullah efendim," ile başlayan mahçup ama memnun cümlelerini ona nasıl hayran hayran bakarak dinlediğimi de anlatmadan geçemeyeceğim.

             Ne şanslıydım ki belki bir daha asla yaşanmayacak bir geceden hafızama kazınacak unutulmaz anılar ve elbette gece boyunca yapılmış bir ses kaydıyla ayrılıyordum. Hepsinden önemlisi, artık arşivimde defalarca dinleyebileceğim üç tane daha Zehra Eren yorumu tango olacaktı.

             Bundan önce altı kez daha sanatın farklı kollarında emek vermiş insanları bir araya getiren ve onları onore eden "Sanata Saygı" gecelerinin mimarı Kavaklıdere Rotaract Kulübü'ne, bu çok leziz ve eşi benzeri bulunmaz çorbada ufacık bir tutam da olsa tuzum olmasına vesile olan Arzu ve Elif'e ve o gece bize yaşattıkları doyumsuz saatler için geceye emek vermiş herkese, salonda bulunan herkes adına teşekkür ederek bitirmeliyim bu yazıyı. Gecenin daha en başında konuşmacılardan birisi şöyle bir cümle sarf etmişti: "Biz bu geceyi tertipledik. Anlatacak anılarımız olsun diye." Sadece onların değil, bizim de anlatacak anılarımız vardı şimdi. Salonun sıcağından Ankara'nın bıçak keskinliğindeki soğuğuna çıktığım zaman, hiç üşümedim.

             Vakit bir hayli ilerlemişti. Dışarıda, Atatürk'ün tango yaparken çekilmiş fotoğrafıyla süslü afiş, rüzgarda ağır ağır salınıyordu. "Tango devam ediyor," diye geçirdim içimden. "Tango hiç bitmeyecek!"