Hakan TokRÜZGARLARA SÖYLENEN ŞARKILAR

             "Modern Sabahlar" ekibinin imzasını taşıyan eğlenceli tanıtım şarkısı, "Yayılalım çimlerde, çeşitli biçimlerde," cümleleriyle müjdeliyordu Radyo Odtü geleneksel Yaz Konserleri vaktinin geldiğini. Babazula' nın ön grup olarak çıkacağı ilk konserde Baki Duyarlar, Cem Aksel, Gürol Ağırbaş ve Erkan Oğur eşliğinde Bülent Ortaçgil sahne alacaktı. Konserlerin mekanı geçen sene olduğu gibi bu sene de, Odtü Mezunlar Derneği Vişnelik Tesislerinde yer alan ve Ankara'da bir eşi benzeri daha bulunmayan Çim Amfiydi. Doğrusu kendi adıma heyecanla bekliyordum, hem çeşitli biçimlerde çimlere yayılmak, hem de daha önce her nedense konser performansını izleme fırsatı bulamadığım o müthiş isimleri sahne üzerinde izlemek için. Çim Amfi'deki konserlerin atmosferini Murathan Mungan' a bir göndermeyle şöyle özetleyebilirim belki gelemeyenler ve hiç bilmeyenler için : "Gökyüzünde yıldızlar, sahnede yıldızlar..."

             "Tabutta Rövaşata" film müzikleriyle aşina olduğum, sonrasında dizi ve film müzikleri kadar, albümleriyle de çok kendine özgü müziklerini ve tarzlarını tanıyıp sevdiğim Babazula, henüz daha hıncahınç dolmamış Çim Amfinin ve kararmamış havanın da etkisiyle olsa gerek, coşkusuz, dağınık ve hatta biraz da ilgisiz bir seyirci topluluğu önünde başladı konserine. İlgiyle dinleyenler, izleyenler de temkinliydi bu kuralsız, alışılagelmişin dışında ve çizgi ötesi müziğin sahne üzerindeki "grunge" icracılarına. "Babamız bizi sevmedi, çirkiniz !" den ibaret sözleriyle daha ilk şarkılarında dinleyenleri sersemleten grup, dinleyicilerden tavus kuşu sesi çıkarmalarını istedikleri "Tavus Şarkısı" yla sahneden ayrılırken, kalabalık da yavaş yavaş artmaya başlamıştı.

1.jpg (6412 bytes)             Bir süre sonra, "Modern Sabahlar" ın kült sunucuları Ege Kayacan, Oktay Demirci ve Fahir Öğünç sahnedeydi. Promosyon hediyelerinin dağıtıldığı o dakikalarda Babazula' nın etkisinden hala kurtulamamış kalabalıktan kahkahalar yükselmeye başladı. Zeki ve incelikli esprileri, rahat ve doğal tavırlarıyla malum üçlü yoğun alkışlarla indi sahneden. Benim içimden geçirdiklerimi, çevremdeki birkaç kişinin yüksek sesle dile getirdiğini duydum o sırada : "Bu üçlünün adını sadece Ankara'nın değil, tüm Türkiye'nin bileceği günler yakındır." (Arkadaşlarım oldukları için söylemiyorum inanınız, hani BBG evinin diliyle söylemek gerekirse, "Güneş balçıkla sıvanmaz !")

             Bülent Ortaçgil'le bir gece önce aynı yerde uzun bir akşam yemeği süresince sohbet etmiş, peşinden de radyo için bir röportaj kaydı yapmıştık. Türk popüler müziğinin -ki bu popüler kelimesi onun müziğine hakaret gibi ama başka ne denir onu da bilmiyorum- bu yaşayan efsanesiyle aynı masada oturuyor olmak takdir edersiniz ki ziyadesiyle heyecan vericiydi benim için. Bir süredir diskografisi ve biyografisi üzerinde çalıştığım ve bu yüzden birkaç gündür onunla yapılmış bir dolu röportajı hatim ettiğim için onunla konuşmuş kadar olmuştum aslında oraya gelene dek. Ne denli doğal, artistlik edası denen şeyden nasibini almamış ve ne denli zeki bir adamla yüzyüze olduğumun farkındaydım. Hayatlarımızın tuhaf bir şekilde benzeştiği noktalar vardı ve o noktalarda Bülent Ortaçgil' in dönmeyi göze aldığı ve kimi kez de alamadığı keskin virajlar, sadece benim için değil, o gece masada bulunan herkes ve dahası bu ülkede yaşayan herkes için çok ciddi, çok dikkate değer hayat bilgisi içeriyordu. İşin bu kısmı başka bir yazının, bir Bülent Ortaçgil yazısının konusu olacak, bu bir konser izlenimi olduğuna göre fazla dallandırıp budaklandırmadan konsere dönmek gerek. Ama şu da var ki, Bülent Ortaçgil'in konserden bir gün öncesindeki ve dahi hemen konser öncesindeki bu hal ve tavrına şahit olmasaydım konsere çıktığı andan itibaren sahnede gördüğüm o adamı yadırgamam çok muhtemeldi. Özellikle çığlık kıyamet alkışların yükseldiği konser sonunda, onca "bis" çağrısına karşın tekrar sahneye çıkmayışına fena halde içerleyebilirdim. Ama o Bülent Ortaçgil' di ve "Bi daha, bi daha !" nidaları hiç mi hiç gönlünü çelmiyordu. Ben artık, en azından bunu biliyordum.

4.jpg (23025 bytes)             Bülent Ortaçgil ve Türkiye'nin en önemli müzisyenlerinden oluşan ekip sahne aldığında hava henüz kararmıştı. Biz yazının başında bahsi geçen şarkıdaki gibi çimlere yayılmış, gecenin ve müziğin tadını çıkarmaya hazır ve nazır idik. Bereket ki öyle herkesin kalça göbek ortalara atılacağı, bir ağızdan bağıra çağıra şarkı söyleyeceği ve bu yüzden asıl sahnenin orası mı burası mı olduğu konusunda aklımızın karışacağı türden bir konser değildi izleyeceğimiz. Her şey o kadar yalın, o kadar kendi halinde seyredecekti ki başından sonuna dek, bir yaz bahçesinde çalıp söyleyen üç beş arkadaşla geçirilmiş bir gecenin tadı kalacaktı damağımızda evimize dönerken. Bunu başından biliyorduk belki de, daha "Pencere Önü Çiçeği" nin ilk notaları dökülmeye başladığında usta ellerden. Yılların değmediği o naif sesin aynı naiflikteki cümleleri, bir gece önce karşılıklı konuştuğumuz adamın anlattıklarından hiç farklı değildi. Belki onca şarkının bu kadar eskimeden, bu kadar değerini yitirmeden kalabilmesinin sırrı da buydu. Hep kendi sözünü söylemiş, kendi sözünü söylemek için kendi kelimelerini seçmiş, içinden geçmeyeni diline sürmemiş, dilinden döküleni hayatından çekip çıkarmış bir ozanın mırıldanmalarıydı Ortaçgil şarkıları. Bunu onunla tanışınca daha iyi anlamıştım. Onun konserini izlemenin bile onunla tanışmak anlamına geleceğini ise o gece idrak ediyordum. Üniversite öğrencisi olduğu her halinden belli bir gencin konserin sonlarına doğru "Bülent Abi, "diye başlayan bir cümleyi sahneye seslenmesi boşa değildi. Konser bittiğinde Çim Amfiyi dolduran binlerce kişi, en az benim kadar tanış olmuştu Bülent Ortaçgil'le.

3.jpg (8526 bytes)             Hayatlarımızın bir yerinde bir şekilde karşımıza çıkmış, kimi zaman bir soruya cevap olmuş, kimi zaman bir soruyu sordurmuş, bazen bir boşluğu doldurmuş, bazen kocaman bir boşluğa sebep olmuş onca Ortaçgil şarkısı, anlatması güç bir ustalıkla icra edilirken bir bir sahnede, gökyüzünde yıldızlar büyümüştü sahnedeki yıldızlara nispet. "Bu iş çok zor"du "Yonca", "rakipler kaçak" güreşirken, "oyuna devam" etmiş, "değirmenlere karşı, birer yitik savaşçı" olmuş, "Bir Eylül akşamı"ndan geçip, "Bozburun"a varmıştık. "Deniz kokusu" geliyordu burnumuza, ve "bir kadın saçı" nı andıran "yağmur", "aşk var !" diyordu her şeye rağmen. "Biralar normal" di, anormal olan bizdik, "bu su hiç durmayacaktı" böyle "renkler değişir, sesler değişirken".

             "Beyler ben yoruldum artık, iki şarkı daha çalıp veda edelim," dediğinde seyirciden çığlıklar yükseldi. Bülent Ersoy' un meşhur "Veladdalin Amin ! Bittiiiiii !" si gibi, "Hadi bana gitme deyin, hadi beni geri çağırın," alt metni okunmuyordu bu sözlerde (Bu isminden başka hiçbir şeyleri benzemeyen iki ismi kıyaslamadığım için beni bağışlamanızı istirham ediyorum aziz okuyucularım, teşbihte hata olmaz imiş). Nitekim o son iki şarkıyı da söyledi ve gitti. Kulaklarımızda "Şık Latife" nin hemen uyurken çıkardığı mırıldanmalar kalmıştı, bir de arkası kesilmeyen alkışlar. Ama geri gelmedi. Bize onbeş gün sonra piyasaya çıkacağını müjdelediği, hatta iki şarkısını da çaldığı yepyeni Ortaçgil şarkılarıyla dolu "Gece Yalanları" adlı albümü beklemek düştü. Gökten üç elma düşmedi. Düşseydi bölüştürmekte zorlanabilirdik, iyi oldu. Eve gittik. Uykuya yatarken hep adetim olduğu üzre, kendimi kumanda aletinin bitevi zıplamalarına teslim etmiştim ki ismiyle müsemma, çok soylu bir müzik kanalımızın en az kendisi kadar soylu "top-on" listesine tesadüf ettim. Sürekli değişip duran rengarenk görüntüler, odanın karanlığında alazlanırlen, kulaklarımda konserde söylenmemiş ama aslında söylenmiş o şarkı dönüp duruyordu : "Biz şarkılarımızı yarıştırmayız tazı gibi. Bizim şarkılarımız rüzgarlara söylenir usulca..."